Sayfalar arasındaki yolculuğunu sayfalar arasında yolculuk etmeyi seven diğer insanlarla paylaşma amacıyla açılan kendi halinde bir blog
8 Mart 2016 Salı
Masumiyet Müzesi/ Orhan Pamuk
Masumiyet Müzesi/ Orhan Pamuk
561 sayfa
Yapı Kredi Yayınları
Bir Orhan Pamuk kitabı okuma fikri aslında !f İstanbul filmleri için bilet bakarken şekillendi aklımda. Çünkü festivalde Orhan Pamuk'un romanından uyarlanan Masumiyet Müzesi'nin filmi gösterilecekti. Ben de biletimi almakla beraber film öncesi kitabı oku, filmi izle, söyleşiye katıl ve en sonunda müzeyi ziyaret et şeklinde ilerleyen bir liste çıkardım kendime. Şayet festival bitti kitap yorumu yeni geliyor şeklinde bir eleştiriniz olursa, kitabı festivalden önce bitiremediğim üstelik kitabın sonunu filmi izlerken öğrendiğim doğrudur.
Kitap 70'li ve 80'li yıllarda yaşanan bir aşk hikayesini anlatıyor upuzun. Tabi bunu yaparken dönemin siyaseti hariç her şeye birinci ağızdan eleştiri ve açıklama getiriyor. Ana karakterimiz Kemal'in dilinden anlatılan -benim için- kusurlu bir aşk hikayesi kitap. Neden kusurlu bulduğumsa, hikayenin gidişatında bana saçma gelen bazı şeyler olmasından ileri geliyor. Bir türlü içime sindiremiyorum aşklarını.
Hikayenin gidişatında fazla gelen; bunlar yazılmasa da anlamından bir şey kaybetmezdi kitap dediğim bölümler çok fazlaydı. İster istemez akıcı olmayan bir okuma gerçekleşti. Bunlar dışında yazarın diline alıştığım, hızlandığım dönemler de geçirdim kitabın başında. Ve çok değerli bir şey öğrendim kitaptan. Hatıraların bellekten silinebileceği ama eşyaların o anıları yüce gönüllülükle taşımaya devam edeceği bunlardan yalnızca biriydi. Anı yaşarken anı taşıyan nesnelere bir defa daha böyle anlam kattım.
Müzelere olan saygım da bir kat arttı. Yerimden kalktığım gibi ne kadar müze varsa şehrin sınırlarında gezmek istedim -başta Masumiyet Müzesi olmak üzere. Orhan Pamuk'un bu kitabının 2013 sonrası baskılarının tümünde yer alan "Aşk ve Müze Üzerine" son sözü de etkilenmemi pekiştirdi.
Kitap bana hatırlanacak güzel satırlar, dikkat edilecek anlar ve gezilecek müze/ler bıraktı. İlk Orhan Pamuk okumanız değil ise kitap size keyif verecektir ama ilk okumanız ise sıkılabileceğinizi unutmayın.
*Çünkü aşk verdiği ıstırap ile ruhumu bir yandan terbiye ediyor ve beni daha olgun bir adam yapıyordu, ama diğer yandan da aklıma bütünüyle el koyarak, olgunluğun verdiği mantığı kullanmama çok az izin veriyordu.
*Eşyaların gücü içlerinde birikmiş hatıralar kadar, bizim hayal ve hatırlama gücümüzün cilvelerine de bağlıdır elbette.
*Aristo'ya göre anları birleştiren çizginin zaman olması gibi, eşyaları birleştiren çizginin de bir hikaye olacağını anlıyordum.
23 Şubat 2016 Salı
Boğulmamak İçin/ George Orwell
Boğulmamak İçin/George Orwell
Can Yayınları/254 sayfa
Çeviren: Suat Ertüzün
Bir yılbaşı çekilişinde önüme gelen paketten çıkan hediye; fotoğrafta gördüğünüz Orwell kitabıydı. Elimdeki kitapları okudukça sıra Boğulmamak İçin'e geldi. Bu güzel hediye için buradan da teşekkür ediyorum tabi kitabı alan arkadaşıma.
Orwell'ın dilini sağlam, okunası ve akıcı buluyorum. Bazı paragraflarının yoran uzunluğuna rağmen edebiliğinin yanında öğreticiydi de. İki savaş arası bir İngiltere okudum, kendimi bambaşka yıllara ait buldum. Benim belki de kısacık ömrümde geriye dönüp baktıklarımın yetmiş seksen yıl önceki hallerini gördüm.
Bunların yanında ilk roman oluşunu fazlasıyla hissettim. Daha önce yalnızca Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabını okuduğum yazarın, sonraki yıllara kalemini nasıl hazırladığını görür gibi oldum kitapta. Örneklerinin kaynaklarını, distopyaya kayan hayal gücünü bu kitapta sezdim. En önemlisi de eski bir tanıdığımla karşılaşmış gibi oldum satırlarda.
Kitabı kapattığımda en net verdiğim karar ise tüm Orwell kitaplarını okumam gerektiği ve hayatımın farklı noktalarında okuduğum kitaplarını yeniden okumam gerektiğiydi. Orwell değişen dünyaya karşı hala ayakta kalabildiğine inandığım yazarlardan. O yüzden hala yazarın bir kitabını okumadıysanız bence elinizi çabuk tutmalısınız.
*Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç. Sahiden önemsediğiniz bir şeyi düşünün. Sonra sadece ona harcadığınız zamanı saat saat toplayın ve hayatınızın ne kadarcık bir bölümünü kapladığını hesaplayın.
*Öte yandan öbür dünya inancı gibi şeylerin önemini yitirdiği dönemler esas olarak oturmuş dönemlerdir; uygarlığın bir fil gibi dört ayak üzerinde sağlam durduğu dönemlerdir.
*Kah neden olmasın diye düşünüyor kah bunun sadece hayalini kurup yapamadığımız şeylerden biri olduğunu kendime telkin ediyordum.
14 Şubat 2016 Pazar
Piç/ Hakan Günday
Piç/Hakan Günday
Doğan Kitap Yayınevi
224 sayfa
Bundan tahmini üç yıl önce lisede sıra arkadaşımın okuduğunu gördüğüm bir kitaptı Piç. Hakan Günday ismini de yeni yeni duymaya başladığım sıralardı. Benim bilinç altımda öyle bir birleşmiş ki Hakan Günday ve onun kitabı Piç; ben okuyacağım ilk Hakan Günday kitabının Piç olacağını yıllardır biliyorum. Böyle bir hikayenin sonucunda tabi ki öyle de oldu.
Piç literatüre geçtiği anlamda kullanılmıyor tabi kitapta. Kitaptaki anlamıyla piç; iyi koşullar altında yaşayan fakat yaşamak istemeyen, yetenekleri olan fakat kullanmayan, bilen gören duyan anlayan ama bilmiyor görmüyor duymuyor anlamıyormuş gibi davranan adamlar. Kendilerini hayattan soyutlayabilmiş, umursamamayı, öylesine yaşayabilmeyi öğrenebilmiş insanlar. Haliyle her düşünceye, inanışı aslında hem yakın hem uzak kalabilenler kitabın karakterleri. Bir bakıyorsun dünyanın en zeki adamı, bir bakıyorsun aptallık çukurunda yüzüyor diyebildiğin değişik bir topluluk onlar.
Ben okurken bu değişik insanların arkadaşlıklarına, aile ilişkilerine, aşklarına ve onları gördüğümüz insanlar yapan tüm özelliklerine baktım. Baktıkça çevremizde görebildiğimiz insanlara kitaptaki anlamıyla 'piç' diyebilir miyiz diye düşündüm. Eh biraz da zamanda yolculuk yapıp 2002 yılına gittim. Yaşamın bazı kolaylıklarına ve zorluklarına şahit oldum.
Kitap akıcı, kısmen öğrenebileceğiniz yeni bilgilerin olduğu bir kitap ancak beklentiyi düşük tutmakta fayda var. Hakan Günday hakkındaki şimdilik ikircikli olan düşüncelerim umarım diğer kitaplarında değişir.
* "... Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikayede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirlerini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki taraftan aldığı için ayakta kalıyor. Bütün yıkılmış taşların arasında tek başına duruyor..."
*Ceza yaşıyormuş taklidi yapmaya mahkum olmaktır. Bir insanın tanıyabileceği en şiddetli acının kaynağıdır."
*Oysa psikoloji kitaplarına göre kişinin ailesini zihninde yaratması bir hastalık, sonsuza dek mutlu yaşamak da edebiyat kitaplarına göre masaldır.
5 Şubat 2016 Cuma
Son Üç Ayda Okuduklarım
NOT:
Mutluluk
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
376 sayfa
Mutluluk Türkiye'nin doğusunda sıklıkla -maalesef- görülen bir olayı: töreyi konu alıyor. İçerisinde mutluluğu keşfetme yolunda üç karakter barındırıyor kitap. Töre kurbanı olmak üzere olan bir genç kız, onu öldürmekle görevli amcasının oğlu ve diğer ikisinden bağımsız bir şekilde üniversitede profesör olan orta yaşlı bir adam. Yollarını kesiştiren ise gizliden gizliye mutluluk arayışında olan ruhları oluyor.
Türkiye'ye farklı bakan bu üç karakter kitabın yazıldığı zamanı, daha öncesini ve kitap yazıldıktan bir müddet sonrasını, şimdiyi yansıtıyor. Diline alıştıktan sonra bakıyorsun birbirinden farklı düşünceleri dile getirip, savunabilen bir yazarın kitabını okumuşsun. Livaneli'de kendi adıma en sevdiğim tarafta bu.
*Tanrı, her sabah yapıp her akşam bozduğu bulut tablolarında, bugün minimalist bir tarzı tercih etmişti.
*Hiçbir şey kıpırdamıyordu ve sanki o tekne yüzen bir şey değildi de sağlam temellerini suya salmış beyaz bir kuleydi.
3) Oğullar ve Rencide Ruhlar
Oğullar ve Rencide Ruhlar
Alper Canıgüz
İletişim Yayınları
204 sayfa
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın ana kahramanı Alper Kamu adında beş yaşında bir çocuk. Ve yaşına bakmaksızın mahallede gerçekleşen bir cinayeti çözmeye soyunuyor. Ne yalan söyleyeyim, Alper bildiğimiz beş yaşındaki çocuklardan değil. Okurken karşındaki çocuğun bazen on beş bazen yirmi beş yaşında olduğuna inanıyorsun. Kitabı da akıcı ve eğlenceli kılan buydu sanırım.
Bazen insan kötü hisseder, hiçbir şey yapmak istemez ya işte öyle bir anda okunması gerektiğine inandığım bir kitap.
*İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa akmaya başlar.
*Çözülecek onca mesele varken, ben mutluluğun makul tekrarlar bütünü olduğu biçimindeki tuhaf düşünceye saplanmış, sonsuza kadar sürdürülebilecek münasip bir yaşam döngüsü kurgulamaya çalışıyordum.
4)Can
Can
Andrey Platonov
Metis Yayınları
147 sayfa
Can Ekim 2015'ten beri okumaya niyetlendiğim sürekli yarım bıraktığım tamamlayamadığım bir kitaptı. Fırsatını bulunca en baştan başladım okumaya ve benim için bir soluk denebilecek bir sürede bitti.
Kitapta beni çeken ilk şey tarihi yönüydü. Türkiye'de az duyulmuş yasaklı Rus bir yazar tarafından yazılması, yani yeni bir yazar keşfetme düşüncesi beni ikinci çekendi. Kitabı okudukça daha pek çok yönünü seveceğimi bilmiyordum tabi.
Can aslında bir halka verilen ad ve bu halk yazar tarafından şöyle tanımlanıyor: "Bedenini hoşar'larda, çöllerde yokluk çekerek tüketmiş, yaşam amacını unutmuş, bilincini ve merakını kaybetmişti, çünkü arzuları bir an için bile, bir nebze olsun gerçekleşmemişti; halk günlük kıt yiyeceğinin, yani kaplumbağaların, kaplumbağa yumurtalarının ve su içtiği birikintiden yakalamaya başladığı ufak tefek balıkların ona sağladığı mekanik hareketler sayesinde yaşıyordu." Böyle tanımlanan bir halka sosyalizmi öğretmek hatta ondan da önce yaşadığını hatırlatmak gerekiyordu.
Kitapta da bir halkın mücadelesini görmekle beraber çok da şey öğrenebilirsiniz.
*Sonunda anlayıverdi ve gülümsedi: Sözcükler anlaşılmaz olmuştu çünkü sesten ibarettiler; merak, duygu ve ilham içermiyorlardı, onları telaffuz eden adamın içinde tonlama yapabilen bir kalp yokmuş gibi.
*Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri, çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur.
Bu paylaşımı son üç ay içerisinde okuduğum dört kitabı bir arada değerlendirmek amaçlı yapıyorum. Gerek okul yoğunluğu gerek üşengeçliğimden ötürü ancak fırsat bulabildim yorumlamaya.
1) Annem Belkıs
Annem Belkıs
Gündüz Vassaf
İletişim Yayınları/ 303 sayfa
Annem Belkıs, bir oğlun annesinin hayatından, annesinin anlattığı biçimde yaşadıklarını, öğrendiklerini, deneyimlediklerini yazması bir bakıma. Gündüz Vassaf dilini fazlasıyla sevdiğim bir yazardı bu kitaptan önce de. Fakat bu kitapta annesinin yaşadığı zorluklara ne kadar destek olduğunu, anılarını yaşatmayı kendine görev edindiğini de gösteriyor.
Kitapsa Rumeli'de 1900'lü yılların başlarında ikamet eden bir kadının: Belkıs Halim'in nasıl göç ettiği, değiştiğini, kadın olmanın zorluklarıyla baş başa kaldığını; değil yurdunda Amerika'da da çektiği zorlukları gösteriyor. Savaşlara tanık olmanın yanında savaşlardan ötürü yurdundan uzak kalmanın zorluğunu da yaşamış bir kadın Belkıs. Aslında ruhunda neredeyse bir yüzyıldan izler taşıyan en gencinden yaşlısına herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğine inandığım biyografik bir roman Annem Belkıs. Bence okunmalı ve bu az bilinen yaşanmışlığı bol kadına bir defa daha saygı duyulmalı.
*Halbuki aktörler zenci rolü yapan beyazlardı. Zenciler radyoda bile kendini canlandıramıyordu o zamanlar. Radyoda bile rol almaları mümkün değildi.
*Memleket gene arkamızda kalmıştı ama bu arada ailemizde Amerika'da bir hayli çoğalmıştı. Yüzyıllarca Rumeli'deki dar çevremiz ve aile içi evliliklerle süregelen sülalemiz Amerika'da bir iki kuşak içinde İskandinavyalısı, zencisi, İrlandalısı, yahudisi, katoliği ile "dünyalı" oluvermişti.
Mutluluk
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
376 sayfa
Mutluluk Türkiye'nin doğusunda sıklıkla -maalesef- görülen bir olayı: töreyi konu alıyor. İçerisinde mutluluğu keşfetme yolunda üç karakter barındırıyor kitap. Töre kurbanı olmak üzere olan bir genç kız, onu öldürmekle görevli amcasının oğlu ve diğer ikisinden bağımsız bir şekilde üniversitede profesör olan orta yaşlı bir adam. Yollarını kesiştiren ise gizliden gizliye mutluluk arayışında olan ruhları oluyor.
Türkiye'ye farklı bakan bu üç karakter kitabın yazıldığı zamanı, daha öncesini ve kitap yazıldıktan bir müddet sonrasını, şimdiyi yansıtıyor. Diline alıştıktan sonra bakıyorsun birbirinden farklı düşünceleri dile getirip, savunabilen bir yazarın kitabını okumuşsun. Livaneli'de kendi adıma en sevdiğim tarafta bu.
*Tanrı, her sabah yapıp her akşam bozduğu bulut tablolarında, bugün minimalist bir tarzı tercih etmişti.
*Hiçbir şey kıpırdamıyordu ve sanki o tekne yüzen bir şey değildi de sağlam temellerini suya salmış beyaz bir kuleydi.
3) Oğullar ve Rencide Ruhlar
Oğullar ve Rencide Ruhlar
Alper Canıgüz
İletişim Yayınları
204 sayfa
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın ana kahramanı Alper Kamu adında beş yaşında bir çocuk. Ve yaşına bakmaksızın mahallede gerçekleşen bir cinayeti çözmeye soyunuyor. Ne yalan söyleyeyim, Alper bildiğimiz beş yaşındaki çocuklardan değil. Okurken karşındaki çocuğun bazen on beş bazen yirmi beş yaşında olduğuna inanıyorsun. Kitabı da akıcı ve eğlenceli kılan buydu sanırım.
Bazen insan kötü hisseder, hiçbir şey yapmak istemez ya işte öyle bir anda okunması gerektiğine inandığım bir kitap.
*İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa akmaya başlar.
*Çözülecek onca mesele varken, ben mutluluğun makul tekrarlar bütünü olduğu biçimindeki tuhaf düşünceye saplanmış, sonsuza kadar sürdürülebilecek münasip bir yaşam döngüsü kurgulamaya çalışıyordum.
4)Can
Can
Andrey Platonov
Metis Yayınları
147 sayfa
Can Ekim 2015'ten beri okumaya niyetlendiğim sürekli yarım bıraktığım tamamlayamadığım bir kitaptı. Fırsatını bulunca en baştan başladım okumaya ve benim için bir soluk denebilecek bir sürede bitti.
Kitapta beni çeken ilk şey tarihi yönüydü. Türkiye'de az duyulmuş yasaklı Rus bir yazar tarafından yazılması, yani yeni bir yazar keşfetme düşüncesi beni ikinci çekendi. Kitabı okudukça daha pek çok yönünü seveceğimi bilmiyordum tabi.
Can aslında bir halka verilen ad ve bu halk yazar tarafından şöyle tanımlanıyor: "Bedenini hoşar'larda, çöllerde yokluk çekerek tüketmiş, yaşam amacını unutmuş, bilincini ve merakını kaybetmişti, çünkü arzuları bir an için bile, bir nebze olsun gerçekleşmemişti; halk günlük kıt yiyeceğinin, yani kaplumbağaların, kaplumbağa yumurtalarının ve su içtiği birikintiden yakalamaya başladığı ufak tefek balıkların ona sağladığı mekanik hareketler sayesinde yaşıyordu." Böyle tanımlanan bir halka sosyalizmi öğretmek hatta ondan da önce yaşadığını hatırlatmak gerekiyordu.
Kitapta da bir halkın mücadelesini görmekle beraber çok da şey öğrenebilirsiniz.
*Sonunda anlayıverdi ve gülümsedi: Sözcükler anlaşılmaz olmuştu çünkü sesten ibarettiler; merak, duygu ve ilham içermiyorlardı, onları telaffuz eden adamın içinde tonlama yapabilen bir kalp yokmuş gibi.
*Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri, çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur.
6 Kasım 2015 Cuma
Bin Hüzünlü Haz/ Hasan Ali Toptaş
Bin Hüzünlü Haz/ Hasan Ali Toptaş
130 sayfa/ İletişim Yayınları
--Öncelikle fotoğraf benim okulumda keşfettiğim atmosferi çok hoşuma giden bir kafeden. Olur da yolunuz düşerse Enerji Müze'sinde turlayıp ardından kahvenizi içmeyi unutmayın.--
Hasan Ali Toptaş okumak LYS günlerinde edebiyat çalışırken bolca aklımdan geçmişti. Fakat sırası yakın bir arkadaşımla birbirimizi gaza getirip "Evet okumalıyız." dediğimizde geldi. Uzunca bir süre bekletmemin ardından geçen hafta sonu birlikte seçenekleri değerlendirip "Bin Hüzünlü Haz"da karar kıldık.
Öncelikle yazarın dilinin anlaşılır ve akıcı olduğunu söylemekte fayda var fakat cümlelerinin uzunluğuyla cümlenin başına geri dönmek zorunda kaldığım çok an yaşadım. Zorlayıcı, yorucu fakat bir hayli keyifli bir kitaptı. Yazarın dilindeki 'sinestezi' etkisi bazen zorladı. Renkleri tatmak, seslere dokunmak, görüntüleri duymak beni bir hayli yordu. Anlam kapalılığıyla nice savruldum.
Yazarın anlattığı net bir hikaye olmasa da, nereye giderse gitsin vardığı noktanın en başa dönebilmesi bunca karmaşık bir anlatıda taktir edilesi bir özellikti bence. Yazarların sevdiği kelimeler olduğunu bir kez daha inandım; 'sözgelimi' kelimesini sıklıkla okuduğumda.
Bolca da alıntı not ettim ancak bir paragraf ortalama üç ya da dört cümleden oluştuğu için bunları aktarmak çok zor olacak buraya. Uzunluğu kısa olup beni etkileyenlerden birkaçı:
*Bir bakıma, iyilik dediğimiz şey kötülüğe yaklaşma konusunda şiddetle burun kıvırırken, kötülük daha cesur davranıp (belki de korkup) ona yaklaşmayı göze alabiliyor...
*Hiç kuşkusuz, duruşlarında kalp atışlarımızın ritmini taşıyan, kelime dediğimiz şu zavallı işaretlerin arasına zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için yaparım bunu.
*...Nedense kendimi kızın kelimelerinden oluşmuş, içinde değişik serüvenlere ait binlerce cümle taşıyan, yüzü virgüllerle dolu upuzun bir cümle gibi hissettim.
17 Ekim 2015 Cumartesi
On İkiye Bir Var/ Haldun Taner
On İkiye Bir Var/ Haldun Taner
184 sayfa/ Bilgi Yayınevi
Haldun Taner sevgim yıllardır var olduğu için bu sefer tiyatro eserlerinin dışına çıkıp elime bir öykü kitabını alarak devam ettim okuma yolculuğuma. Dilinin beni tatmin edeceğine emindim fakat hikayelerini üst üste okuduğumda bende nitelikli etkiler bırakacağını sanmıyordum. Öykülere karşı biraz soğuk olan yaklaşımımdan olsa gerek gayet güzel izlenimlerle veda ettim kitaba.
Öncelikle kitabın adını ben On İki Bir Var olarak yazmış olsam da kitabın üç farklı kitabın bileşimi olduğunu söylemem gerek. İlk kitapta yani; On İkiye Bir Var'da altı hikaye, Sancho'nun Sabah Yürüşünde, -yani ikinci kitapta- dört hikaye ve Gülerek Ölmek hikayesi tek başına bir hikayeyi oluşturuyor. Kitapta toplamda ise on bir hikayeyle karşılaşıyoruz.
Özellikle on ikiye bir var beni hayli etkileyen bir hikayeydi ardından gelen çoğu hikayede de aynı şeyi hissettim. Özellikle bazen durum bazen olay hikayesine kayan tavrıyla Haldun Taner kalbimi bir kez daha çaldı. Bazen Almanya'da bir otelde bazen bir devlet memuriyet binasının helasında buldum kendimi. Soğuk sulara daldım, zamanla yarıştım, kanımın kan rengi aktığı günleri özledim. Hepsini bir çırpıda şuncacık kitap sağladı.
Her yazardan en az bir kelime öğreneceğime dair güçlü bir inancım vardır. Haldun Taner bu kitapta bana "hasıla" kelimesini öğretti. Bazen içimden geçen cümlelerde yer bile bulmaya başladı kendine bu kelime. Fark ettim ki yazardan bir şeyleri alıntılamaya çalıştığımda paragraf halinde alıyorum. Hevesinizi kaçırmak istemediğim için çok az alıntıyla kapatıyorum yazımı:
*İnce ve bol köpüğün üstünden yağ gibi kayan bir jilet bile, ağız uçlarınızı, gülümseme adını verdiğimiz o iç açıcı çizgiye benzetmek için biraz yukarı kaldıramazsa, durum umutsuz, çok umutsuz demektir.
*İstanbul semtlerinin her birine bir arma seçilecek olsa Eyüp'ünkünde muhakkak bir leylek resmi bulunurdu.
184 sayfa/ Bilgi Yayınevi
Haldun Taner sevgim yıllardır var olduğu için bu sefer tiyatro eserlerinin dışına çıkıp elime bir öykü kitabını alarak devam ettim okuma yolculuğuma. Dilinin beni tatmin edeceğine emindim fakat hikayelerini üst üste okuduğumda bende nitelikli etkiler bırakacağını sanmıyordum. Öykülere karşı biraz soğuk olan yaklaşımımdan olsa gerek gayet güzel izlenimlerle veda ettim kitaba.
Öncelikle kitabın adını ben On İki Bir Var olarak yazmış olsam da kitabın üç farklı kitabın bileşimi olduğunu söylemem gerek. İlk kitapta yani; On İkiye Bir Var'da altı hikaye, Sancho'nun Sabah Yürüşünde, -yani ikinci kitapta- dört hikaye ve Gülerek Ölmek hikayesi tek başına bir hikayeyi oluşturuyor. Kitapta toplamda ise on bir hikayeyle karşılaşıyoruz.
Özellikle on ikiye bir var beni hayli etkileyen bir hikayeydi ardından gelen çoğu hikayede de aynı şeyi hissettim. Özellikle bazen durum bazen olay hikayesine kayan tavrıyla Haldun Taner kalbimi bir kez daha çaldı. Bazen Almanya'da bir otelde bazen bir devlet memuriyet binasının helasında buldum kendimi. Soğuk sulara daldım, zamanla yarıştım, kanımın kan rengi aktığı günleri özledim. Hepsini bir çırpıda şuncacık kitap sağladı.
Her yazardan en az bir kelime öğreneceğime dair güçlü bir inancım vardır. Haldun Taner bu kitapta bana "hasıla" kelimesini öğretti. Bazen içimden geçen cümlelerde yer bile bulmaya başladı kendine bu kelime. Fark ettim ki yazardan bir şeyleri alıntılamaya çalıştığımda paragraf halinde alıyorum. Hevesinizi kaçırmak istemediğim için çok az alıntıyla kapatıyorum yazımı:
*İnce ve bol köpüğün üstünden yağ gibi kayan bir jilet bile, ağız uçlarınızı, gülümseme adını verdiğimiz o iç açıcı çizgiye benzetmek için biraz yukarı kaldıramazsa, durum umutsuz, çok umutsuz demektir.
*İstanbul semtlerinin her birine bir arma seçilecek olsa Eyüp'ünkünde muhakkak bir leylek resmi bulunurdu.
1 Ekim 2015 Perşembe
İskambil Kağıtlarının Esrarı/ Jostein Gaarder
İskambil Kağıtlarının Esrarı/Jostein Gaarder
Pan Yayınları/ 344 sayfa
Çeviri: Sabri Yücesoy
Bu kitabı okumaya, okumadan önce gördüğüm yorumlarla ve özellikle "mor gazoz"un güzelim anlatımıyla karar verdim. Kitabı edinmemin üzerinden bir süre geçince onca kitabın arasından sırayı bu kitaba devrettim.
Öncelikle konudan ve okuduğum yorumlardan ben herhalde kitabı anlamaya çalışırken hayli yorulacağım demiştim kendi kendime ancak beni hayli yanıltarak o kolay ve anlaşılır diliyle kendine bağladı. Kitap hakkında o kadar çok söyleyebileceğim şey var ki hatta konuşmanın öyle bir yeri geliyor ki kitaptan alıntı yapmak istiyorum. Cümleler düşüyor aklıma birer birer.
Ancak konuyu abartıya kaçmadan şöyle özetleyebilirim ki; onları kendini arayacağını söyleyerek terk eden anneyi güneye doğru bir yolculuğa çıkarak arayan bir baba oğul hikayesi bu. Aslında tüm yolculuk Jostein Gaarder'ın üslubunu doğal bir şekilde kullanarak gençlere sunduğu bir felsefi hikaye. Felsefi dediysem öyle zorlayan, yoranlardan değil; daha çok sorgulatan, araştırma isteği yaratan ve en çok da merak ettiren bir hikaye.
Gaarder'ın neredeyse Avrupa kıtasını aklına kazımış hali, sen okurken unuttuğunda sana birden pat diye olayları hatırlatan hali öylesine keyif verici ve akıcıydı ki elimde olmadan kitabı yavaş okumak, bitirmemek istedim. Bitirdiğimde ise çevremdeki insanlara "Ama çok güzeldi." dedim bolca.
En çok da iskambil kağıtları edinmek, her karta daha bir anlamlı bakıp çözülen esrarı hatırlamak istedim. İstiyorum. Bir de keşke çizgi romanı olsa ve kitabı okuyanlar bir de onunla düş gücü arasındaki uçurumu ya da yakınlığı gözlemlese istedim.
Ben bazı kitapları okuduktan sonra unutmak istiyorum sırf okuduğumda hissettiğim o çeşit çeşit duyguyu yeniden yaşamak için. O kitaplar arasına giren bir kitap olduğu için tuhaf bir mutsuzlukta taşıyorum sırtımda.
Tüm bu karmaşık çözülememiş duygulara ve hayranlıktan geriye kalanlardan birkaçı:
*Aynı yıldızları görebildiğimiz halde, birbirimizden sonsuz ölçüde uzaktık. Çünkü yıldızlar haber taşımaz, Albert. Bu dünyada nasıl yaşadığımız umurunda değildir onların.
*Herhalde bir manzara ressamı gelip buranın gerçeğe uygun bir resmini yapmaya kalksa, bütün boyaları biter zavallıcığın.
*Ben dünyayı garip bir rüya sayıyordum ve bu rüyanın ne anlama geldiğini bulmak için akla uygun bir açıklama aramaktaydım.
*Çünkü insan bir şeyi anlamadığını anlamışsa bir kez, artık her şeyi anlamanın eşiğine gelmiş demektir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


