Sayfalar arasındaki yolculuğunu sayfalar arasında yolculuk etmeyi seven diğer insanlarla paylaşma amacıyla açılan kendi halinde bir blog
14 Şubat 2016 Pazar
Piç/ Hakan Günday
Piç/Hakan Günday
Doğan Kitap Yayınevi
224 sayfa
Bundan tahmini üç yıl önce lisede sıra arkadaşımın okuduğunu gördüğüm bir kitaptı Piç. Hakan Günday ismini de yeni yeni duymaya başladığım sıralardı. Benim bilinç altımda öyle bir birleşmiş ki Hakan Günday ve onun kitabı Piç; ben okuyacağım ilk Hakan Günday kitabının Piç olacağını yıllardır biliyorum. Böyle bir hikayenin sonucunda tabi ki öyle de oldu.
Piç literatüre geçtiği anlamda kullanılmıyor tabi kitapta. Kitaptaki anlamıyla piç; iyi koşullar altında yaşayan fakat yaşamak istemeyen, yetenekleri olan fakat kullanmayan, bilen gören duyan anlayan ama bilmiyor görmüyor duymuyor anlamıyormuş gibi davranan adamlar. Kendilerini hayattan soyutlayabilmiş, umursamamayı, öylesine yaşayabilmeyi öğrenebilmiş insanlar. Haliyle her düşünceye, inanışı aslında hem yakın hem uzak kalabilenler kitabın karakterleri. Bir bakıyorsun dünyanın en zeki adamı, bir bakıyorsun aptallık çukurunda yüzüyor diyebildiğin değişik bir topluluk onlar.
Ben okurken bu değişik insanların arkadaşlıklarına, aile ilişkilerine, aşklarına ve onları gördüğümüz insanlar yapan tüm özelliklerine baktım. Baktıkça çevremizde görebildiğimiz insanlara kitaptaki anlamıyla 'piç' diyebilir miyiz diye düşündüm. Eh biraz da zamanda yolculuk yapıp 2002 yılına gittim. Yaşamın bazı kolaylıklarına ve zorluklarına şahit oldum.
Kitap akıcı, kısmen öğrenebileceğiniz yeni bilgilerin olduğu bir kitap ancak beklentiyi düşük tutmakta fayda var. Hakan Günday hakkındaki şimdilik ikircikli olan düşüncelerim umarım diğer kitaplarında değişir.
* "... Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikayede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirlerini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki taraftan aldığı için ayakta kalıyor. Bütün yıkılmış taşların arasında tek başına duruyor..."
*Ceza yaşıyormuş taklidi yapmaya mahkum olmaktır. Bir insanın tanıyabileceği en şiddetli acının kaynağıdır."
*Oysa psikoloji kitaplarına göre kişinin ailesini zihninde yaratması bir hastalık, sonsuza dek mutlu yaşamak da edebiyat kitaplarına göre masaldır.
5 Şubat 2016 Cuma
Son Üç Ayda Okuduklarım
NOT:
Mutluluk
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
376 sayfa
Mutluluk Türkiye'nin doğusunda sıklıkla -maalesef- görülen bir olayı: töreyi konu alıyor. İçerisinde mutluluğu keşfetme yolunda üç karakter barındırıyor kitap. Töre kurbanı olmak üzere olan bir genç kız, onu öldürmekle görevli amcasının oğlu ve diğer ikisinden bağımsız bir şekilde üniversitede profesör olan orta yaşlı bir adam. Yollarını kesiştiren ise gizliden gizliye mutluluk arayışında olan ruhları oluyor.
Türkiye'ye farklı bakan bu üç karakter kitabın yazıldığı zamanı, daha öncesini ve kitap yazıldıktan bir müddet sonrasını, şimdiyi yansıtıyor. Diline alıştıktan sonra bakıyorsun birbirinden farklı düşünceleri dile getirip, savunabilen bir yazarın kitabını okumuşsun. Livaneli'de kendi adıma en sevdiğim tarafta bu.
*Tanrı, her sabah yapıp her akşam bozduğu bulut tablolarında, bugün minimalist bir tarzı tercih etmişti.
*Hiçbir şey kıpırdamıyordu ve sanki o tekne yüzen bir şey değildi de sağlam temellerini suya salmış beyaz bir kuleydi.
3) Oğullar ve Rencide Ruhlar
Oğullar ve Rencide Ruhlar
Alper Canıgüz
İletişim Yayınları
204 sayfa
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın ana kahramanı Alper Kamu adında beş yaşında bir çocuk. Ve yaşına bakmaksızın mahallede gerçekleşen bir cinayeti çözmeye soyunuyor. Ne yalan söyleyeyim, Alper bildiğimiz beş yaşındaki çocuklardan değil. Okurken karşındaki çocuğun bazen on beş bazen yirmi beş yaşında olduğuna inanıyorsun. Kitabı da akıcı ve eğlenceli kılan buydu sanırım.
Bazen insan kötü hisseder, hiçbir şey yapmak istemez ya işte öyle bir anda okunması gerektiğine inandığım bir kitap.
*İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa akmaya başlar.
*Çözülecek onca mesele varken, ben mutluluğun makul tekrarlar bütünü olduğu biçimindeki tuhaf düşünceye saplanmış, sonsuza kadar sürdürülebilecek münasip bir yaşam döngüsü kurgulamaya çalışıyordum.
4)Can
Can
Andrey Platonov
Metis Yayınları
147 sayfa
Can Ekim 2015'ten beri okumaya niyetlendiğim sürekli yarım bıraktığım tamamlayamadığım bir kitaptı. Fırsatını bulunca en baştan başladım okumaya ve benim için bir soluk denebilecek bir sürede bitti.
Kitapta beni çeken ilk şey tarihi yönüydü. Türkiye'de az duyulmuş yasaklı Rus bir yazar tarafından yazılması, yani yeni bir yazar keşfetme düşüncesi beni ikinci çekendi. Kitabı okudukça daha pek çok yönünü seveceğimi bilmiyordum tabi.
Can aslında bir halka verilen ad ve bu halk yazar tarafından şöyle tanımlanıyor: "Bedenini hoşar'larda, çöllerde yokluk çekerek tüketmiş, yaşam amacını unutmuş, bilincini ve merakını kaybetmişti, çünkü arzuları bir an için bile, bir nebze olsun gerçekleşmemişti; halk günlük kıt yiyeceğinin, yani kaplumbağaların, kaplumbağa yumurtalarının ve su içtiği birikintiden yakalamaya başladığı ufak tefek balıkların ona sağladığı mekanik hareketler sayesinde yaşıyordu." Böyle tanımlanan bir halka sosyalizmi öğretmek hatta ondan da önce yaşadığını hatırlatmak gerekiyordu.
Kitapta da bir halkın mücadelesini görmekle beraber çok da şey öğrenebilirsiniz.
*Sonunda anlayıverdi ve gülümsedi: Sözcükler anlaşılmaz olmuştu çünkü sesten ibarettiler; merak, duygu ve ilham içermiyorlardı, onları telaffuz eden adamın içinde tonlama yapabilen bir kalp yokmuş gibi.
*Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri, çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur.
Bu paylaşımı son üç ay içerisinde okuduğum dört kitabı bir arada değerlendirmek amaçlı yapıyorum. Gerek okul yoğunluğu gerek üşengeçliğimden ötürü ancak fırsat bulabildim yorumlamaya.
1) Annem Belkıs
Annem Belkıs
Gündüz Vassaf
İletişim Yayınları/ 303 sayfa
Annem Belkıs, bir oğlun annesinin hayatından, annesinin anlattığı biçimde yaşadıklarını, öğrendiklerini, deneyimlediklerini yazması bir bakıma. Gündüz Vassaf dilini fazlasıyla sevdiğim bir yazardı bu kitaptan önce de. Fakat bu kitapta annesinin yaşadığı zorluklara ne kadar destek olduğunu, anılarını yaşatmayı kendine görev edindiğini de gösteriyor.
Kitapsa Rumeli'de 1900'lü yılların başlarında ikamet eden bir kadının: Belkıs Halim'in nasıl göç ettiği, değiştiğini, kadın olmanın zorluklarıyla baş başa kaldığını; değil yurdunda Amerika'da da çektiği zorlukları gösteriyor. Savaşlara tanık olmanın yanında savaşlardan ötürü yurdundan uzak kalmanın zorluğunu da yaşamış bir kadın Belkıs. Aslında ruhunda neredeyse bir yüzyıldan izler taşıyan en gencinden yaşlısına herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğine inandığım biyografik bir roman Annem Belkıs. Bence okunmalı ve bu az bilinen yaşanmışlığı bol kadına bir defa daha saygı duyulmalı.
*Halbuki aktörler zenci rolü yapan beyazlardı. Zenciler radyoda bile kendini canlandıramıyordu o zamanlar. Radyoda bile rol almaları mümkün değildi.
*Memleket gene arkamızda kalmıştı ama bu arada ailemizde Amerika'da bir hayli çoğalmıştı. Yüzyıllarca Rumeli'deki dar çevremiz ve aile içi evliliklerle süregelen sülalemiz Amerika'da bir iki kuşak içinde İskandinavyalısı, zencisi, İrlandalısı, yahudisi, katoliği ile "dünyalı" oluvermişti.
Mutluluk
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
376 sayfa
Mutluluk Türkiye'nin doğusunda sıklıkla -maalesef- görülen bir olayı: töreyi konu alıyor. İçerisinde mutluluğu keşfetme yolunda üç karakter barındırıyor kitap. Töre kurbanı olmak üzere olan bir genç kız, onu öldürmekle görevli amcasının oğlu ve diğer ikisinden bağımsız bir şekilde üniversitede profesör olan orta yaşlı bir adam. Yollarını kesiştiren ise gizliden gizliye mutluluk arayışında olan ruhları oluyor.
Türkiye'ye farklı bakan bu üç karakter kitabın yazıldığı zamanı, daha öncesini ve kitap yazıldıktan bir müddet sonrasını, şimdiyi yansıtıyor. Diline alıştıktan sonra bakıyorsun birbirinden farklı düşünceleri dile getirip, savunabilen bir yazarın kitabını okumuşsun. Livaneli'de kendi adıma en sevdiğim tarafta bu.
*Tanrı, her sabah yapıp her akşam bozduğu bulut tablolarında, bugün minimalist bir tarzı tercih etmişti.
*Hiçbir şey kıpırdamıyordu ve sanki o tekne yüzen bir şey değildi de sağlam temellerini suya salmış beyaz bir kuleydi.
3) Oğullar ve Rencide Ruhlar
Oğullar ve Rencide Ruhlar
Alper Canıgüz
İletişim Yayınları
204 sayfa
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın ana kahramanı Alper Kamu adında beş yaşında bir çocuk. Ve yaşına bakmaksızın mahallede gerçekleşen bir cinayeti çözmeye soyunuyor. Ne yalan söyleyeyim, Alper bildiğimiz beş yaşındaki çocuklardan değil. Okurken karşındaki çocuğun bazen on beş bazen yirmi beş yaşında olduğuna inanıyorsun. Kitabı da akıcı ve eğlenceli kılan buydu sanırım.
Bazen insan kötü hisseder, hiçbir şey yapmak istemez ya işte öyle bir anda okunması gerektiğine inandığım bir kitap.
*İnsan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa akmaya başlar.
*Çözülecek onca mesele varken, ben mutluluğun makul tekrarlar bütünü olduğu biçimindeki tuhaf düşünceye saplanmış, sonsuza kadar sürdürülebilecek münasip bir yaşam döngüsü kurgulamaya çalışıyordum.
4)Can
Can
Andrey Platonov
Metis Yayınları
147 sayfa
Can Ekim 2015'ten beri okumaya niyetlendiğim sürekli yarım bıraktığım tamamlayamadığım bir kitaptı. Fırsatını bulunca en baştan başladım okumaya ve benim için bir soluk denebilecek bir sürede bitti.
Kitapta beni çeken ilk şey tarihi yönüydü. Türkiye'de az duyulmuş yasaklı Rus bir yazar tarafından yazılması, yani yeni bir yazar keşfetme düşüncesi beni ikinci çekendi. Kitabı okudukça daha pek çok yönünü seveceğimi bilmiyordum tabi.
Can aslında bir halka verilen ad ve bu halk yazar tarafından şöyle tanımlanıyor: "Bedenini hoşar'larda, çöllerde yokluk çekerek tüketmiş, yaşam amacını unutmuş, bilincini ve merakını kaybetmişti, çünkü arzuları bir an için bile, bir nebze olsun gerçekleşmemişti; halk günlük kıt yiyeceğinin, yani kaplumbağaların, kaplumbağa yumurtalarının ve su içtiği birikintiden yakalamaya başladığı ufak tefek balıkların ona sağladığı mekanik hareketler sayesinde yaşıyordu." Böyle tanımlanan bir halka sosyalizmi öğretmek hatta ondan da önce yaşadığını hatırlatmak gerekiyordu.
Kitapta da bir halkın mücadelesini görmekle beraber çok da şey öğrenebilirsiniz.
*Sonunda anlayıverdi ve gülümsedi: Sözcükler anlaşılmaz olmuştu çünkü sesten ibarettiler; merak, duygu ve ilham içermiyorlardı, onları telaffuz eden adamın içinde tonlama yapabilen bir kalp yokmuş gibi.
*Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri, çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur.
6 Kasım 2015 Cuma
Bin Hüzünlü Haz/ Hasan Ali Toptaş
Bin Hüzünlü Haz/ Hasan Ali Toptaş
130 sayfa/ İletişim Yayınları
--Öncelikle fotoğraf benim okulumda keşfettiğim atmosferi çok hoşuma giden bir kafeden. Olur da yolunuz düşerse Enerji Müze'sinde turlayıp ardından kahvenizi içmeyi unutmayın.--
Hasan Ali Toptaş okumak LYS günlerinde edebiyat çalışırken bolca aklımdan geçmişti. Fakat sırası yakın bir arkadaşımla birbirimizi gaza getirip "Evet okumalıyız." dediğimizde geldi. Uzunca bir süre bekletmemin ardından geçen hafta sonu birlikte seçenekleri değerlendirip "Bin Hüzünlü Haz"da karar kıldık.
Öncelikle yazarın dilinin anlaşılır ve akıcı olduğunu söylemekte fayda var fakat cümlelerinin uzunluğuyla cümlenin başına geri dönmek zorunda kaldığım çok an yaşadım. Zorlayıcı, yorucu fakat bir hayli keyifli bir kitaptı. Yazarın dilindeki 'sinestezi' etkisi bazen zorladı. Renkleri tatmak, seslere dokunmak, görüntüleri duymak beni bir hayli yordu. Anlam kapalılığıyla nice savruldum.
Yazarın anlattığı net bir hikaye olmasa da, nereye giderse gitsin vardığı noktanın en başa dönebilmesi bunca karmaşık bir anlatıda taktir edilesi bir özellikti bence. Yazarların sevdiği kelimeler olduğunu bir kez daha inandım; 'sözgelimi' kelimesini sıklıkla okuduğumda.
Bolca da alıntı not ettim ancak bir paragraf ortalama üç ya da dört cümleden oluştuğu için bunları aktarmak çok zor olacak buraya. Uzunluğu kısa olup beni etkileyenlerden birkaçı:
*Bir bakıma, iyilik dediğimiz şey kötülüğe yaklaşma konusunda şiddetle burun kıvırırken, kötülük daha cesur davranıp (belki de korkup) ona yaklaşmayı göze alabiliyor...
*Hiç kuşkusuz, duruşlarında kalp atışlarımızın ritmini taşıyan, kelime dediğimiz şu zavallı işaretlerin arasına zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için yaparım bunu.
*...Nedense kendimi kızın kelimelerinden oluşmuş, içinde değişik serüvenlere ait binlerce cümle taşıyan, yüzü virgüllerle dolu upuzun bir cümle gibi hissettim.
17 Ekim 2015 Cumartesi
On İkiye Bir Var/ Haldun Taner
On İkiye Bir Var/ Haldun Taner
184 sayfa/ Bilgi Yayınevi
Haldun Taner sevgim yıllardır var olduğu için bu sefer tiyatro eserlerinin dışına çıkıp elime bir öykü kitabını alarak devam ettim okuma yolculuğuma. Dilinin beni tatmin edeceğine emindim fakat hikayelerini üst üste okuduğumda bende nitelikli etkiler bırakacağını sanmıyordum. Öykülere karşı biraz soğuk olan yaklaşımımdan olsa gerek gayet güzel izlenimlerle veda ettim kitaba.
Öncelikle kitabın adını ben On İki Bir Var olarak yazmış olsam da kitabın üç farklı kitabın bileşimi olduğunu söylemem gerek. İlk kitapta yani; On İkiye Bir Var'da altı hikaye, Sancho'nun Sabah Yürüşünde, -yani ikinci kitapta- dört hikaye ve Gülerek Ölmek hikayesi tek başına bir hikayeyi oluşturuyor. Kitapta toplamda ise on bir hikayeyle karşılaşıyoruz.
Özellikle on ikiye bir var beni hayli etkileyen bir hikayeydi ardından gelen çoğu hikayede de aynı şeyi hissettim. Özellikle bazen durum bazen olay hikayesine kayan tavrıyla Haldun Taner kalbimi bir kez daha çaldı. Bazen Almanya'da bir otelde bazen bir devlet memuriyet binasının helasında buldum kendimi. Soğuk sulara daldım, zamanla yarıştım, kanımın kan rengi aktığı günleri özledim. Hepsini bir çırpıda şuncacık kitap sağladı.
Her yazardan en az bir kelime öğreneceğime dair güçlü bir inancım vardır. Haldun Taner bu kitapta bana "hasıla" kelimesini öğretti. Bazen içimden geçen cümlelerde yer bile bulmaya başladı kendine bu kelime. Fark ettim ki yazardan bir şeyleri alıntılamaya çalıştığımda paragraf halinde alıyorum. Hevesinizi kaçırmak istemediğim için çok az alıntıyla kapatıyorum yazımı:
*İnce ve bol köpüğün üstünden yağ gibi kayan bir jilet bile, ağız uçlarınızı, gülümseme adını verdiğimiz o iç açıcı çizgiye benzetmek için biraz yukarı kaldıramazsa, durum umutsuz, çok umutsuz demektir.
*İstanbul semtlerinin her birine bir arma seçilecek olsa Eyüp'ünkünde muhakkak bir leylek resmi bulunurdu.
184 sayfa/ Bilgi Yayınevi
Haldun Taner sevgim yıllardır var olduğu için bu sefer tiyatro eserlerinin dışına çıkıp elime bir öykü kitabını alarak devam ettim okuma yolculuğuma. Dilinin beni tatmin edeceğine emindim fakat hikayelerini üst üste okuduğumda bende nitelikli etkiler bırakacağını sanmıyordum. Öykülere karşı biraz soğuk olan yaklaşımımdan olsa gerek gayet güzel izlenimlerle veda ettim kitaba.
Öncelikle kitabın adını ben On İki Bir Var olarak yazmış olsam da kitabın üç farklı kitabın bileşimi olduğunu söylemem gerek. İlk kitapta yani; On İkiye Bir Var'da altı hikaye, Sancho'nun Sabah Yürüşünde, -yani ikinci kitapta- dört hikaye ve Gülerek Ölmek hikayesi tek başına bir hikayeyi oluşturuyor. Kitapta toplamda ise on bir hikayeyle karşılaşıyoruz.
Özellikle on ikiye bir var beni hayli etkileyen bir hikayeydi ardından gelen çoğu hikayede de aynı şeyi hissettim. Özellikle bazen durum bazen olay hikayesine kayan tavrıyla Haldun Taner kalbimi bir kez daha çaldı. Bazen Almanya'da bir otelde bazen bir devlet memuriyet binasının helasında buldum kendimi. Soğuk sulara daldım, zamanla yarıştım, kanımın kan rengi aktığı günleri özledim. Hepsini bir çırpıda şuncacık kitap sağladı.
Her yazardan en az bir kelime öğreneceğime dair güçlü bir inancım vardır. Haldun Taner bu kitapta bana "hasıla" kelimesini öğretti. Bazen içimden geçen cümlelerde yer bile bulmaya başladı kendine bu kelime. Fark ettim ki yazardan bir şeyleri alıntılamaya çalıştığımda paragraf halinde alıyorum. Hevesinizi kaçırmak istemediğim için çok az alıntıyla kapatıyorum yazımı:
*İnce ve bol köpüğün üstünden yağ gibi kayan bir jilet bile, ağız uçlarınızı, gülümseme adını verdiğimiz o iç açıcı çizgiye benzetmek için biraz yukarı kaldıramazsa, durum umutsuz, çok umutsuz demektir.
*İstanbul semtlerinin her birine bir arma seçilecek olsa Eyüp'ünkünde muhakkak bir leylek resmi bulunurdu.
1 Ekim 2015 Perşembe
İskambil Kağıtlarının Esrarı/ Jostein Gaarder
İskambil Kağıtlarının Esrarı/Jostein Gaarder
Pan Yayınları/ 344 sayfa
Çeviri: Sabri Yücesoy
Bu kitabı okumaya, okumadan önce gördüğüm yorumlarla ve özellikle "mor gazoz"un güzelim anlatımıyla karar verdim. Kitabı edinmemin üzerinden bir süre geçince onca kitabın arasından sırayı bu kitaba devrettim.
Öncelikle konudan ve okuduğum yorumlardan ben herhalde kitabı anlamaya çalışırken hayli yorulacağım demiştim kendi kendime ancak beni hayli yanıltarak o kolay ve anlaşılır diliyle kendine bağladı. Kitap hakkında o kadar çok söyleyebileceğim şey var ki hatta konuşmanın öyle bir yeri geliyor ki kitaptan alıntı yapmak istiyorum. Cümleler düşüyor aklıma birer birer.
Ancak konuyu abartıya kaçmadan şöyle özetleyebilirim ki; onları kendini arayacağını söyleyerek terk eden anneyi güneye doğru bir yolculuğa çıkarak arayan bir baba oğul hikayesi bu. Aslında tüm yolculuk Jostein Gaarder'ın üslubunu doğal bir şekilde kullanarak gençlere sunduğu bir felsefi hikaye. Felsefi dediysem öyle zorlayan, yoranlardan değil; daha çok sorgulatan, araştırma isteği yaratan ve en çok da merak ettiren bir hikaye.
Gaarder'ın neredeyse Avrupa kıtasını aklına kazımış hali, sen okurken unuttuğunda sana birden pat diye olayları hatırlatan hali öylesine keyif verici ve akıcıydı ki elimde olmadan kitabı yavaş okumak, bitirmemek istedim. Bitirdiğimde ise çevremdeki insanlara "Ama çok güzeldi." dedim bolca.
En çok da iskambil kağıtları edinmek, her karta daha bir anlamlı bakıp çözülen esrarı hatırlamak istedim. İstiyorum. Bir de keşke çizgi romanı olsa ve kitabı okuyanlar bir de onunla düş gücü arasındaki uçurumu ya da yakınlığı gözlemlese istedim.
Ben bazı kitapları okuduktan sonra unutmak istiyorum sırf okuduğumda hissettiğim o çeşit çeşit duyguyu yeniden yaşamak için. O kitaplar arasına giren bir kitap olduğu için tuhaf bir mutsuzlukta taşıyorum sırtımda.
Tüm bu karmaşık çözülememiş duygulara ve hayranlıktan geriye kalanlardan birkaçı:
*Aynı yıldızları görebildiğimiz halde, birbirimizden sonsuz ölçüde uzaktık. Çünkü yıldızlar haber taşımaz, Albert. Bu dünyada nasıl yaşadığımız umurunda değildir onların.
*Herhalde bir manzara ressamı gelip buranın gerçeğe uygun bir resmini yapmaya kalksa, bütün boyaları biter zavallıcığın.
*Ben dünyayı garip bir rüya sayıyordum ve bu rüyanın ne anlama geldiğini bulmak için akla uygun bir açıklama aramaktaydım.
*Çünkü insan bir şeyi anlamadığını anlamışsa bir kez, artık her şeyi anlamanın eşiğine gelmiş demektir.
9 Eylül 2015 Çarşamba
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört/George Orwell
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört/George Orwell
Can Yayınları/ 350 sayfa
Çevirmen: Celal Üster
İlk defa bir George Orwell kitabını elime aldığımda yaşım on iki bile değildi. Elimdeki kitap ise Hayvan Çiftliği'ydi. O günler için daha ön sözünü bile yeterince kavrayamadığım bir kitaptı benim için, sonrasında Hayvan Çiftliğini okumaktan vazgeçmiştim zaten. Oysa bir ön sözün neler ifade edebileceğini en çok bu kitapta hissettim. Aynı çevirmenin ön sözüyle başlıyordu diğer Orwell kitabı da ve ben bu dili tanımaktan kendimi alamadım.
Orwell'ın geçmişini, yaşadığı şehirleri, ülke topraklarını, siyasi ortamları ve savunduklarını gördükçe daha da anlamlı gelmeye başladı tüm söyledikleri. Kitabı okumaya başladıktan sonra da sayfaları "Bir hükümet nasıl olmalıdır?"dan çok "Bir hükümet hatta bir dünya nasıl olmamalıdır?"ın cevabını bularak çevirdim.
Aslında bir hayli de şaşkındım okurken, nasıl bir zihin de birikebilirdi bütün bunlar? Aslında nasıl acımasız, vahşi ve yıkıcı bir Parti bir zihinde böylesine parlak, apaçık ortaya çıkabilirdi? Bunu yazarken yazarı korkuları mı beslemişti yoksa gerçekliğe karşı duyduğu inanç mı?
O kadar ve o kadar çok sorguladım ki "çifdüşün"ebilir miyim diye, düşüncelerim biri tarafından ortaya birdenbire serilebilir mi diye, şuan televizyon dediğimiz ekranlar da tele-ekranlar gibi bizi izliyor mudur diye. Bana korku ve geleceğe karşı umutsuzluğu aşıladı Orwell. Bir gün bir siyasi bunu hırsları ve kibriyle okursa dünya nasıl bir hale gelir diye? İlk defa bir kitap beni umuda doğru yolculuğa çıkarıp; hayata karşı "iki kere iki dört eder
diyebilmek" satırının gücüne inandırdıktan sonra huzursuzca beni varış noktasına: kitabın sonuna bıraktı.
Bunlara rağmen güzel satırlarda kazındı aklıma tabii;
*Gerilimli anlarda insanın bir dış düşmana karşı değil de, hep kendi bedenine karşı savaştığını fark ediyordu.Şimdi bile, içtiği cine karşın, midesindeki buruntu, doğru dürüst düşünmesini engelliyordu. Bunun destansı ya da trajik görünen tüm durumlar için de geçerli olduğunu anlıyordu şimdi. Uğruna savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığınız durumlarda bile, yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.
*Birini seviyorsan gerçekten severdin, verecek başka bir şeyin yoksa bile sevgin yeterdi.
"Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.
3 Eylül 2015 Perşembe
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat--Bir Yüreğin Ölümü/Stefan Zweig
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat--Bir Yüreğin Ölümü
Stefan Zweig
Can Yayınları/122 sayfa
Çeviren: Gülperi Sert
Bu yaz tatili benim için fazlasıyla yoğun ve stresli geçti. Sınav sonucu, tercihler ve tercih sonuçları derken günler birbirini kovaladı. Ben ise istediğim şehirde istediğim üniversitede istediğim bölümden biraz sapmış olarak beni fazlasıyla mutlu eden bir yere yerleştim. Kısacası şans benden yanaydı. Bu sırada tabi okumalarım azaldı ve bende taa İstanbul'a gitmişsin gez, gör ve oku dedim kendime. İşte Zweig tarafından yazılmış bu iki uzun öyküyle tanışmam da tam bu sıralara denk düştü. Fotoğraf Moda Parkı'ndan bu arada.
Kitaptaki ilk uzun öyküye gelecek olursam kendisi bir hayli merak uyandıran, mekanı ve zamanı anlattığı atmosferin doğasına uyan bir öykü. Aslında hepimizin zaman zaman yapmak istediği o tanımadığım birine bütün hayatımı anlatabilsem hissinden yola çıkmış bir hikaye; ancak buradaki anlatılan tüm yaşantıdan çok yalnızca 24 saat.
İkinci öyküde ise yazar kısmi hayal kırıklıklarımızı, kendimizi yalnız, unutulmuş, önemsiz hissettiğimiz bir andan yola çıkıyor. Baba olduğunuzda başka anne olduğunuzda başka şeyler kırıyor sizi. Burada her şeyden çok bir baba, bir eş ve mutluluktan uzak olmanın izleri var.
Ben hep Zweig'ın ilk okuduğum kitabının Satranç olacağına inanırdım oysa ilk kitabı ani bir kararla bu kitap oldu. Pişman mıyım? Asla. Çünkü ben Zweig'ın Freud hayranlığını bu kitapta fazlasıyla hissettim. Cümleleri okurken bende yaşadım söylenen ruhsal özellikleri. Karakter yorgun düştüyse bende onunla beraber yorgun düşüp oturuverdim bir banka ya da bir hastalık gereği bir sancı hissettiyse bedeninde bende hissettim. Bazen de okurken soluğumu tutup karakterle birlikte sevinip, üzülüp, acı çekip, şaşırdığımı fark ettim. En çok da yazarlığın bir şeyi anlatmaktan çok hissettirebilmek sanatı olduğunu anladım. Herkes yazabilirdi ama herkes yüreğe dokunamazdı. Bu yüzden iki öyküyle bana başka zamanları, başka şehirleri, başka insanları ve hisleri açtığı için ben hem Zweig'ın güzelim kalemini, hem de okuduğum kitabı çok sevdim.
Okuduğum onca güzel satır içinde "aynen aynen" diyerek eşlik ettiğim o satırlar;
*Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum, çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor, çünkü böyle anlarda dahi insan üzerine yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmak yerine, damarlarındaki kan akmaya devam ediyor. Bu acı, sadece bir an, bir dakika bedenimi sarmıştı, nefes alamamış, tıkanmış ve ölümün soluğunu hissetmiş bir halde banka yığılmıştım. Fakat biraz önce dediğim gibi, tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzun ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


